by

İş Günlükleri

Aslında İş Günlükleri diye bir şey yok. Ama pek çok günlüğüm, günce mi desem yoksa, var. Orta 1’den itibaren hayatımın hemen her döneminde bir biçimde yazdığım için bir şey anımsamak istediğimde hemen açıp bakarım.

Geçen gün bilgisayarımda bir şey ararken bir aralar yine bir bloğa yazdığım günlükleri buldum. 2000 – 2007 arası, sürekli olmasa da yazmışım. Bir de defterlere yazdıklarım var tabii. Onları da saklıyorum doğal olarak. İşte öğretmen olduğum yıllarda yazdığım o günlükler beni çok güldürdü. Aslında onları yaşarken muhtemelen gülmüyordum, ama aradan zaman geçip de uzaktan bakınca insana komik gelebiliyor.

Benim son resmi işim öğretmenlik. MEB’lığında 13 yıl çalıştım İngilizce öğretmeni olarak. Gerçi ilk atamam Tarih branşındandı, ama atandığım okul çok uzaktı. Müdür bana bizim Tarih öğretmenimiz var, siz Coğrafya derslerine girersiniz. Aa İngilizceniz de varmış, Yabancı dile de sokarız. kalan zamanlarınızda da stajyer olduğunuz için bize yardım edersiniz deyince, ve okul zaten Meslek lisesi olduğundan ders saatleri de uzun olunca, ben hiç başlamadan istifa etmiştim. O zamanlar özelden geliyorum, sistem içinde ne boşluklar var, ne işler dönüyor ondan da haberim yok. İşin kötüsü ikinci atamamda da kavgalı olan İlçe MEM ile okul müdürü arasında kaldım, o lise senin bu lise benim dolanıp, stajyerliğim bittikten sonra yine istifa ettim. O sıra olanları o yıllarda Yeni Zelanda’da yaşayan arkadaşım Esen’e mektupla anlatmıştım da, kızcağız birlikte yaşadığı arkadaşına olanların mantığını bir türlü anlatamamıştı. E mantığı yoktu ki zaten, şimdi anlatsam 32 kısım tekmili birden roman olur resmen. Madem bu mesleğimden başladım, bari geçen gün bulduğum günlüğü önce alıntılayayım. Tabii tüm günü alıntılasam üç sayfa olur. Sadece bir kısmı aşağıda :

“Öğle tatili bitmeden müdür çağırdı, yukarda sınıfıma pano asacakmış. “Panom var, İngilizce panolarını asalım.” dedim. Makul buldu. Yeni getirilen panoya birkaç öğrencinin yardımı ile fotoğrafları iğneliyordum ki, kendi sınıfım 6-C’de kıyamet koptu. İçeri gidip baktım. Esra ağlıyordu. Turap önce elini ezmiş, sonra dişine yumruk atmış, tam ne dediğini dinliyordum ki bu sefer Hamza’nın başının kanadığını söylediler. Gömleğinin boynu kan içinde kalmıştı, başının arkasında bir yer kanıyordu. Ümit kimlik kartının keskin tarafını batırmış, Ümit’e “Ne yaptın?” dedim, “ Elindeki toplu iğneyi bana batırıp duruyordu.” diye cevap verdi. 

“ Aşağı” dedim, hep beraber Spor odasına indik. Oktay’ın malzemeleri ile yarayı oksijenli suyla temizledim, ardından Biodin sürdüm, – eski tentürtiyotlara ne oldu – Hemen sınıfımda bir ilk yardım çantası oluşturmalıyım. Çocuklardan bazıları sargı bezi, yara bandı bir kısmı da antiseptik filan getireceklerini söylediler. Zaten deprem çantası da düzenlenmemiz gerekiyor. Ben çocuklarla uğraşırken Müdür Bey gelip “Akıllı tahta” tanıtımı için 5/B sınıfında toplanacağımızı söyledi. Çocukları dağıtıp gittiğimde sunum başlamıştı. Bilgisayar destekli projeksiyon cihazı ile birlikte kullanılan bir sistem. Yazılanlar hafızaya alınıyor.”

Aslında bundan sonrası daha ilginçti. Biraz dedikodu, biraz okunduğunda dava bile açılabilecek olaylar filan, şimdi durduk yerde olay çıkarmayalım. Anılarını hakkıyla yazacak her öğretmen dava edilir bu ülkede. Ben bile 13 yılda nelerle karşılaştım. Çoğu insanca yarı zamanlı bir iş gibi görünen öğretmenlik aslında tam zamanlı bir işten daha yorucudur. İnsanla uğraşırsınız, çok dikkatli olmanız gerekir. En ufak bir hareketiniz o minik insanlarda yıllar sürecek travmalar yaratabilir. İşin veli ayağı vardır, yönetici ayağı vardır, müfredatı, hükümeti, bakanı, her ayağı birbirinden zordur.

2003 yılından bir başka gün :

Sabah nöbetçi olduğum için erken gittim. Birinci katta nöbetçiydim. Bu katta 3 tane birinci sınıf ve 2 tane ikinci sınıf var. Birinci sınıf velileri ise kapıda bekliyorlar. Bu sene açılan üçüncü sınıf öğretmeni nihayet bugün geldi. Tabii en fazla kalabalık onun kapısındaydı. Zekiye Hanım aslında çocukların durumunun çok iyi olduğunu, anne ve babalar kapıdan ayrılsalar daha da iyi olacağını söyledi. Kemal Bey ve o bazı teneffüslerde bile sınıfta duruyorlar. Çocuklar ise teneffüste daimi bir beslenme durumunda gibiler. Ne zaman baksam bir şeyler tıkınıyorlardı. Zil de bozuktu o yüzden zil çaldı diye bağırınmak zorunda kaldım sık sık. Zekiye Hanım “ Yarın velileri gönderiyorum.” dedi. Bugün 6-A ve 6-B lere dersim vardı. Geçen seneden çocukları tanıdığım için hiç zorluk çekmedim. Bir ara kitaplar dağıtıldı, ben de kendi sınıfıma kitap verdim. Zimmetli bir şekilde veriyoruz ve velileri, kendileri ve biz imzalıyoruz. Bu kitaplar belki gelecek sene de okutulacakmış. Ben pek mümkün olacağını sanmıyorum. Zaten bir kısmı kitapları haşat edecek ve kaybedeceklerdir.  Dün Hüsam İş yerindeki Alman hocanın bu konuda bir anısını anlattığını söyledi. O da küçükken kitaplar dağıtılır, çocuklar adlarını kurşun kalemle yazar sonra sene sonunda kitapları geri verirlermiş. Hoca çok sene sonra bir gün kızının eve getirdiği kitapta silik olarak kendi isminin yazdığını görmüş, onca sene sonra kendi okuduğu kitabı kızı da okumaktaymış.

Teneffüslerden birinde benim sınıfımdan iki kız geldiler. Birisi Berkan isimli oğlan çocuğunun ona bir kağıt verdiğini söyleyerek kağıdı bana uzattı. Baktığımda kağıtta “Ben seni çok seviyorum” yazdığını gördüm. “Ne olmuş yani, senden nefret etseydi daha mı iyiydi bak ne güzel seni seviyormuş işte” dedim. O da “Evet nefret etseydi daha iyiydi, şimdi sınıfta herkes benimle dalga geçiyor” dedi. Ben de “Sen aldırış ettikçe de dalga geçmeye devam edecekler. Duymamazlıktan gel, çocuğa da bu kağıdı hiç vermemiş gibi normal arkadaşın olarak davranmaya devam et, sen kızıp çılgına döndükçe bunlar azıtırlar,” dedim. Kız beni öptü, “Peki” dedi gitti. Orta birinci sınıftaki halimi düşündüm, arkadaşlarımdan hiç biri sana aşığım bilmemne dememişti, deseydi de kafasına bir tane indirirdim herhalde diye düşündüm. O zaman sadece kedilerle ilgileniyordum. Hoş şimdi de pek fazla bir gelişim göstermiş sayılmam, o da başka mesele.

Son okulum Nuri Cıngıllıoğlu Lisesi öğrencileri ile
Çocuklarla Çizgi film kahramanlarını canlandırmışız.
Sınıf öğretmeni olduğum sınıfım mezun oluyor.

Aslında ders verme filan dışında Alan Duben ve Cem Behar’ın Aile ile ilgili araştırmasında asistan olarak çalışmam belki de benim ilk ciddi işim. Nüfus dairelerini dolaşıp eski tahrir defterlerini okuyorduk araştırma için. Bu araştırmanın kitabını herkese öneririm. Bugüne kadar yanlış bildiğiniz pek çok konu olduğunu göreceğinize eminim.

Nüfus Müdürlüklerinde haftada bir kez gelip Eski Türkçe defterleri okuyan amcalar olurdu. O zamanki yaşımızla dedeler de diyebilirsiniz. Bu işler çok çetrefilli ve tehlikeli işlerdir bilin. Miras davaları o amcanın doğru okuyacağı bir tek sözcük ile halledilirdi. Yanlış okursa nüfus müdürü dava edilirdi. İki ayrı okunuşu olan bir isme rastladınız mı yandı gülüm keten helva. Mehmet miydi, Muhammet miydi, iş uzar dururdu. Hocamız Alan Duben bu dedeleri araştırmasının bir parçası olarak görüyordu. Onlara eski İstanbul’u, kendi aile yapılarını anlattırıp, ipuçları yakalamaya çalışırdı. Bu dedelerden bir tanesini hiç unutmuyorum. Gençliğinde Beyrut’a gitmiş ve sanırım orada da oldukça eğlenceli zaman geçirmiş. Alan Duben ile konuşurken azıcık ailesinden söz eder, sonra hemen lafı Beyrut’un kızlarına, meyhanelerine getirirdi. Hocamın tekrar lafı çevirme çabalarını gülerek izlerdik. O günler yazdığım günlüklerden 21.09.1982 tarihinden bir alıntı yapayım şimdi de. Eminönü Nüfus Müdürlüğü’ne geçtiğimiz dönem :

“Artık Eminönü’ne geçtik. Bugün dışarıda köfte yedik. Parasını Cem Bey masraftan düşecekti. İşten çıkınca etraftaki otantik bir kahveye girdik. Öyle hoş bir yer ki ! Nargile içiyor, yaşlı, orta yaşlı adamlar. Kendilerinden geçmişler esrar çekercesine. Burası bir caminin yan tarafıydı ve turistler için kilim dokuyup satıyorlardı. İki kedi kilimlerin üstünde uyuyordu. Birer kahve içip kalktık. Kapalıçarşı’ya girip şal baktık. Ben de Gül’e heybe baktım. Ama param yoktu. Üstelik neden hoşlanacağını kestiremedim. Kendisine sorup almayı tercih ettim. Deri alacaktım, onun da rengini seçemedim. Oradan Sahaflara gittik. Küçük Kadınlar’ın Eski Türkçesini bulup aldım. 150 liraya. Fuhş-ı Atik’i sordum, yarın bir uğra dediler. Yarın yine gideceğiz. İyice ayağımız alıştı. Yarın Beyazıt Muhallebicisi’ne gidip hem pilav tavuk, hem tatlı yiyeceğiz. Bana para nasıl yetişecek bilmem.Zaten dönüşte dolmuşa biniyorum. Bazen otobüsler tıkış tıkış oluyor.Bir dolu para gidiyor. Bu işten sonra kodlamaları da biz yapacağız galiba. Okulların Kasım’da açılma olasılığı var. YÖK’ün yeni kararları ille de uygulamaya konulursa böyle olacak tabii.”

Yediğim içtiğimle ilgili yazdıklarımı okuyunca aklıma karısının ölüm gününde dökülen helvadan söz eden Seyyid Hasan geldi. Merak edenler ayrıntısını şu yazımda bulabilirler.

Nuray Mert, Cem Behar ve ben çalışırken

Maddi yönden zorlanıp Sanat tarihi yüksek lisansımı bırakmak zorunda kalınca hocam Zafer Toprak’a gidip, “ Ben bankacı olmak istemiyorum, okuduğum bölümle ilgili bir meslek istiyorum.” demiştim. ( Büyük konuşmayacaksın ! ) O da beni Anadolu Yayıncılık’a yönlendirdi. Zaman ansiklopediler devri. O sıralar Yurt Ansiklopedisi Genel Cilde geçmiş. Ben de Tarih Metin yazarı olarak işe başladım. Bizim bölümün başında Alev Er var. İlk gün yeniyim diye önüme bir kaç kitap koyup, iş vermediler, çok sıkıldım. Ama ne sıkılmak. Akşam saat altı olup da servise bindiğimde ağlamamak için kendimi zor tutuyordum. Eve gelince ağladım da zaten. Ben bu saate kadar orada nasıl kalacağım diye. Ama sonra orası benim için öyle eğlenceli ve öğretici oldu ki, bu kez ayrılırken yine ağladım. Nazar Büyüm’ün 12 Eylül’den sonra topladığı bütün eski tüfekler oradaydı. Elini çarpsan profesöre, yazara, şaire, reklamcıya çarpardı. Okuldan yeni mezun olmuş bizim gibi çaylaklar yanı sıra bizim için çok önemli olan hocalar vardı. Ben orada yedi ay çalıştım, ama edindiğim deneyim paha biçilmezdi.

O dönemle anılarımı sonradan derleyip toparlayıp daktiloda yazmışım. İşte ilk sayfa :

Okurken bir dolu imla yanlışı gördüm, muhtemelen siz de göreceksiniz, çalakalem yazmışım herhalde.

Yurt Ansiklopedisi Pikniği
Küçük Kız Çocuğu 😂

O büyük konuştuğum dönemden sonra iki aylık bir Boru Nakliyat Yönetici asistanı deneyimim var. O dönemle ilgili pek bir şey bulamadım. Ama Interbank dönemimle ilgili pek çok kayıt var. Ne de olsa 85-90 arası beş yıllık bir dönemi kapsıyor ve adamakıllı ilk işim. Hüsam ile tanıştığımız yer ve o dönemden pek çok arkadaşımı tanıdığım mekan aynı zamanda. Şimdilerde o dönemi anımsadığımızda çok yorucu ve çok çalıştığımız bir dönem olduğu halde gülümsemekten kendimizi alamıyoruz. Gecenin 3’ünde çıkıp müdürümüzce evimize bırakıldığımız, bazen sabah bir çay alıp, onu içemeden akşam döküp eve döndüğümüz dönemler. Ama aynı zamanda koridorlarda koşuşturduğumuz, boynumuza dolanan teleks rulolarıyla sıra beklediğimiz, servisle sabah kahvaltısına Sütiş’e gittiğimiz, okuduklarımızdan birbirimize söz ettiğimiz, öğle aralarında Titiz’den fular aldığımız, Gön Deri’den aldığımız kalın deri kemerleri belimize taktığımız Seksenler. Yani gençliğimiz.

O dönemle ilgili çok şey yazmışım, ama bir tanesini alıntılayayım . 1989 yılı, evlendikten iki yıl sonra, Burak daha doğmamış. 6 Ocak :

Bugün Nüket istifa etmeye kalktı.Dün 33 tane ödemeyi kendi başına yapmıştı. Bugün de dünya kadar ödeme gelince “ Ben bu yükü kaldıramıyorum artık” diye isyan etti. Çok yumuşak ve ne gelirse geldin sesi çıkmıyor. Mehmet Bey önlem almaya kalktı. Eleman almıyorlar, olan elemanı atıyorlar, sonra da surat asıp oturuyorlar.

“Bugün bize de çok iş geldi. 15-20 akreditif muamelesi, bir o kadar da vesaik mukabili. Akşam da sorunlu bir ödeme yüzünden geç çıktım ve eve dolmuşla döndüm. O kadar yorgundum ki, hemen uyuyakaldım. Anneanneme bugün de atom vermemişler. Salı gününe kalmış. 9 gr vereceklermiş. Gelecek haftanın ilk üç günü Nüket PC kursuna gidiyor. O yüzden tüm işler bana kalacak.Daha şimdiden gözümde büyüyor. Dört elemanla nasıl çalışırız bilmiyorum.Üstelik iki tanesi de yeni, hiç hızlı değiller. İnsanın asabı bozuluyor.”

O dönem birlikte çalıştığım arkadaşlarımın kafa dengi olması belki de bu işi beş yıl sürdürmemin tek nedenidir.

Parayla pulla, ekonomiyle zerre kadar ilgili olmayan bir genç olarak, bankacılık yapmak beni oldukça bunaltmıştı anımsıyorum. Hüsam müfettiş olarak şubelere gittiğinde ona yazdığım mektupları buldum biraz önce. Şöyle demişim :

Bu saydıklarımdan başka özel ders verdiğim, eğitim videoları pazarladığım filan da oldu. Ama daha çok part time gibi. Şimdi dönüp tüm iş hayatıma baktığımda bir emekli olarak istediğim zaman istediğimi okuyup yazmaktan, sabahları erken kalkmak zorunda kalmamaktan, çoğu kez ilgilenmediğim işlerle uğraşmak zorunda olmamamdan ve bazen de laf anlamayacak kişilere laf anlatmak durumunda kalmamamdan çok memnunum. Aslında ben kurumsal şirketlerde çalışmaya uygun biri de değilmişim. Beş yaşında ilkokul birinci sınıf karnemde küme çalışmasına, işbirliğine uygun olmadığımı yazmış öğretmenim. Her şeyi kendi başıma yapmak istediğimden ( Control freak ) toplu ödevleri tek başıma yapardım. Belki en baştan başlasam kendi işimi kurup tek başına çalışmayı tercih edebilirdim. Bunu anlamak için geç değil mi diyebilirsiniz. Olsun geç de olsa güç de olsa anladım sonuçta. Yine de tüm bu işlerin bana çok şey kattığını, pek çok insanı tanımama yol açtığını itiraf etmeliyim. Hayat insanı neyi planlarsa planlasın bir yerlerden bir yerlere getiriyor. Bankacılığı sevmedim, ama Hüsam ile tanışmama neden oldu. Hoş orada olmasaydı yine de bir yerlerde tanışırdık bence. Öğrencilerimi sevdim. Çocukları oldum olası severim. Kalabalık sınıfları, kafama yatmayan müfredatı filan özlemesem de çocukları ve gençleri özlüyorum. Onlara farklı bir biçimde ulaşmanın bir yolu da yazmak benim için. Bu arada çok yazdım yine, bence burada bitirelim artık. Sevdiğiniz işleriniz olması dileğiyle.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *